Ana içeriğe atla

Mizan'ül Hak - Katip Çelebi

  • Hakka talip olan kimsenin evvelen şunu bilmesi gerekir ki insanın bilgisi, gerek mevcuda (var olana) gerek madûma (mevcut olmayana) müteallik olsun mutlak anlamda yetersizdir. O tarafa akıl ermez. Bir şey maddeden mutlak bağımsız olursa bu tür hususlara metafizik denir. Metafiziğin alt konuları çoktur, bunlardansa filozoflar ve dahi kelamcılar bahsederler. Mevcut (bir varlık), zihinde maddeden bağımsız ama hariçte maddeye muhtaç olursa ona dair ilimlere ise riyazi ilimler denir. Bu da dört ana daldan oluşur: aritmetik, astronomi, geometri ve musiki. Bunlardan da her birinin birçok alt dalı vardır. Mevcut hem hariçte ve hem de zihinde mutlak maddeye muhtaç olursa bu tür ilimlere de fizik ilmi denir ki bu ilmin de alt dalları çoktur. Bu ilimlerin hepsi, nazari ilimlerin kapsamına girer. Bununla birlikte, insanın amel ve ahlâkına dair olan kısmına "ameli ilimler" denir.     Bu ilimler de düşünce ve istidlâl yoluyla elde edilir. Düşünceyi hatadan korumak için istidlâl ve nazarın usul ve esasları tedvin edilmiş, adına da "mantık/mizan" ilmi denilmiştir. Bunlar ilimlerin ölçüsü ve kıstasıdır. Hatta Allâme Seyyid Şerif Cürcânî "Bir lim, ilmini bu ölçü ve kıstasla ayarlamayıp tartmazsa onun ilmine itibar olunmaz." demiştir. Bundan dolayı ålimlerin çoğu, bu ilmi tahsil etmenin vacip olduğuna inanmışlardır. Mantık ilmi, bizzat ilmin gayesi değildir. Diğer ilimlerin elde edilmesine vesile ve araç olan bir ilimdir.
  • İnsan bilgi olarak ulaşması gereken noktaya ulaşmada hep geri kalır. Genel olarak vukufiyet sahibi olması mümkün olmadığından bilgiler çoğalınca sınıflara ayrılmıştır. Eğer bilgiler sadece gözümüzün önündekileri kapsıyorsa; fizik. Sadece görmediklerimizden ibaretse; metafizik. Görmediklerimizi gördüklerimizin arasına katabiliyorsak riyazi ilimler. Bir de hepsinden ayrı olarak insanın kişisel ve toplumsal davranışlarından ibaretse; ameli ilimlerdir. 
  • İlimlere giden yol istidlal yoludur. Bu yolda istikamet üzere gitmenin haritası ise mantık/mizan’dır. 





  • Üstelik bir şey yasaklandıkça ona karşı ilgi ve arzu daha da artar. Eğer gerçekten bir şeyin yasaklanması gerekiyorsa bunu yaparken “Ona yumuşak ve gönül alıcı sözler söyleyin, belki aklını başına alır ya da hiç değilse biraz korkar.” Ayetine uygun hareket edilmelidir. Ancak bu şekilde yapılan uyarı ve davet olumlu bir sonuç verebilir.
  • Yasak şehvetinin cazibesi nefsimizin en sinsi muhalefetidir.


  • İlim, cevap ve usul üzerine her konuda konuşmaktır.
  • Usul ciddiyettir cevap ise makuliyet. 


  • Nazar yolu, akli ve nakli delillere dayanarak istidlalde bulunma yoludur. Tasfiye yolu ise riyazet ve süluk neticesinde meydana gelen keşif ve şühûda dayanır.


  • .., tasfiye yolu kaidelerine göre ortaya konulan bir delil veya dava, nazar yolu kaideleriyle reddedilemez. Eğer itiraz edilecekse, bu da aynı yolun kaide ve ıstılahları çerçevesinde yapılmalıdır.


  • İslam akaidi kaleme alınıp usul kitapları tedvin edildikten sonra,..
  • Bu noktayı alıntılamak okuyunca üzerine aklıma gelince bazı noktalar var bunlardan ilki islam akaidi dediğimiz şimdi bir çırpıda ezberlediğimiz şeylerin oluşum aşamasında yılları geçirdikten sonra oturduğunu anlıyorum haliyle bu da bazı meselelerin üzerine ezberle rafa kaldır değilde gerekirse bir ömür boyu ilgilenmemiz, tefekkür etmemiz gerektiğini gösteriyor. Bir diğeri ise; mesele sadece belirlenip kalmamış belirlenen şeyleri doğru anlama adına yaklaşılacak metodun ve yolunda bir ‘usul’e binaen tedvin edilmiş. Bu noktada karşımızdaki medeniyetin bize miras kalıpsal aktardığı bir çok bilgi aslında altından derin kavrama ve inşa süreci barındırıyor. Velhasıl bu birikim dışardan bakıldığından çok da gözükmeyen ama anlaşılmayınca da istikamete ulaştırmayacak türden bir birikim. O yüzden atalarımızın inşası bizlerinse inşanın sağlamlılığını devam ettirme anlamında mükellefiyetlerimizin olduğu epey açık. 





  • .., bütün bu bidatler, insanların örf ve adetlerine mebnidir.
  • Bir şey öyle olagelmiş olmaktan öte, olurken yok olmamayı da getiren şeydir.


  • Geçmiş ümmetler, kabir ziyaretine büyük bir ihtimam gösterir ve buna riayet ederlerdi. Bir rivayete göre putlara tapınmanın başlangıç ve çıkış noktası buydu. ….Ancak asıl mesele istimdaddır (kabir ehlinden medet isteme).


  • Bazen bir kitabı görme iştiyakı o kadar ağır basardı ki güneşin batışından doğuşuna kadar mum ışığında okumaya devam eder, ne yorgunluk ne bıkkınlık hissederdim. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahlâk-i Adudiyye Şerhi - Taşköprülüzade Ahmed Efendi - Kitap Haritası

 

Vakit Niyet İstikbal-i Kıble

     "Demirden bir kalem ucu ile, fırtınalar içinde bizi tehdit eden bütün yıldırımları toplamalı. Paratonerler gibi, onları mahvetmek için" diyor Abdülhak Şinasi Hisar. Bu sözü neden dediğini hiç sorgulamadan kendi hâl dünyama göre bir kurgunun içerisine oturtup kullanıyorum, kendime bir motivasyon bir itki elde ediyorum adeta bu sözle.       Sözler insanlara ait bir büyü gibi. Değiştirmeyi amaçlıyan eller gibi kulaklarımızın içinden girip beynimizin ve tüm bedenimizi istila ediyor. Bedenin ne yapmak istediğinin bir önemi yok sadece sözün emri ve hissettirdikleri var. Böyle bir durumda kulaklardaki barikatın çok önemi kalmıyor tabi. Özellikle verilerin böylesine çoşkun bir nehirden aktığı gibi akan bir çağda..       Veriler, duyduklarımız ve gördüklerimiz.. Beynimizin içine dalıp karar mekanizmamızı etkileyen her ne varsa, kaçı bizim kontrolümüzde? Kendimize yedirdiğimiz "kontrol bende" manifesto sözü bile kontrolün bende olmadığın...

Görünüyorum O Halde Varım

    " Görünür kılmak(olmak), görüntüler bırakmak adeta varlığımdan bir iz bırakmak gibi geliyordu artık. Eğer görüntüleri tutamazsam kendimi de tutamayacağıma dair bilinçaltımda gizlenen ve irademi kontrol eden ve bana ettirmeyen bir güdüydü bu."      Her şeyi onun için yapıyorduk. Arkamızda veya yanımızda bir iz bırakmak... Fotoğraflar çekinip, paylaşmak veya bastırmak. Hatta iş o hale gelmişti ki artık kendimiz için değil başkaları bizi görsün ve var kılsın diye görmeye gidiyor ve göstermek adına binlerce lira harcayıp kişliğimizden ödün verip yapmayacağımız şaklabanlık ve maskaralık kalmıyordu.       Binlerce yıllar öncesinin soyut bir dışavurumu olarak tezahür eden bu hareketlerin en çok gerçekleştiği zamanları yaşıyoruz. Belki de ilk insanlarda var olan en ilkel kaygımızı yaşıyoruzdur. Onların mağaralara çizdikleri veya ortalık yere yonttukları şeylerle bugün galerimizi dolduran fotoğrafları kaydettme çabası birbirinden ne kadar farklı o...