Ana içeriğe atla

26.12.2025 Batı Karadeniz

    Müslümanlar için sabah namazı vakti güneşin doğumuyla son bulur. Bu demektir ki güneş doğumuna kadar ne yapıp edip uyanmalısın güneşinin doğumu gibi gözlerinin de doğumunuda gerçekleştirmelisin. Güneş odaklı bir yaşımın işaretidir emredilen adeta..

    Bugün Ankara-Kahramankazan yolu üzerinden Karabük-Safranbolu'nu ziyaret ettik. Şehre yaklaşırken etrafımızı saran ormanlar gözümüzü alsa da şehrin girişindeki devasa büyüklükte bir sanayi canavarını andıran fabrika bize uzun süre eşlik etti. Uzun bacalı metal burnundan da nefes alır gibi gökyüzüne tüm dumanını boşaltıyordu. Kilometrelerce süren uzun demir yığını peşimizi bırakıp Safranbolu evlerinin yolunu tuttuk ki bu da bizi bekleyen ilk şaşırtıcı olay değilmiş meğerse. Evlere doğru yaklaşınca arabayı bir okulun karşısına soteledik neyse ki böyle yerlerin otopark sorunu bizi üzdüğü çekincemesiyle ilerlerken böyle bir yere denk gelmek de oldukça avantajlı oldu. Etrafımızı süzmeye başlarken bir karavancı amcanın memleket muhabbetinin ardından bir hanın müzeye çevrilip ücretsiz girilememesiyle karşılaştık. Malum yılbaşı yaklaşırken de üretim-tüketim kıskacına sıkışmış malum halkımızın kapitalizme boğulmuş kıvırtmaya çalıştığı alabora edilmiş inancıyla bir şeyler satma adına kurduğu tezgahların arasında buluyoruz kendimizi. Ardından cuma namazı geliyor. Altından su geçen bir kemerin üstüne kurulmuş merkezdeki İzzet Paşa camiinde yılbaşı özel kültür hutbesi dinlerken imamın sözünün caminin dışına çıkmamasına üzülüyorum. Bir yandan kahırlanmak bir yandan gafletten kurtulamamak. 





Bulunduğumuz caminin altından sular geçtiğini tefekkür edip geçen suları cami çıkışı izlemek tuhafımıza gidiyor. Doğanın önüne geçmeden birlikte de yaşanabileceğine gösteren bir ecdat hatırası daha. Ardından demirciler çarşısında gezerken sıkı bir esnaf olmaya çalışan ama iğreti sözlerle bizi boğan bir çocuktan bıçak alıyoruz. Sonra camlarda yazdığı gibi günlük imalat yapan bir lokumcu arıyoruz ama nafile bütün lokumlar önceden paketlenmiş; günlüğü bırak haftalık belki aylık. Bu konuda biriyle kısa bir an tartışsam da sonuç olarak bizde esnaflığın ve satış ahlakının bittiğine karar veriyoruz. Her an herkes tarafından kandırılıyor olabilme ihtimaline inanmak zorundan olmanın verdiği endişeyle yaşamımıza devam etmek zorunda kalıyoruz. Neyse ki bu düşüncelerle didişirken coğrafi lezzet işaretli gayet hoş lezzetli taze satılan bir lokumcu denk geliyor. Hemde aradığımız halde bulamadığımız bir magnetin yanında. Lakin bir kafe tarzı bir yerde şaşkınlığımız giderek artıyor. Bir ablayla, kahve içtikten sonra hesabı kapatma aşamasında safran muhabbetine giriyoruz. Sehpasında 1 kg safran 2025 fiyatıyla 650.000 liralık bir malzemeyle tek başına ilgileniyor. Kurutmaya çalışıyor, bir servetle hemhal oluyor. Aklıma bir avuç alıp kaçmak gelsede gülüp geçiyorum. Bu esnada abla bize safran ekip diktiklerinden bahsederek 9 dönümden 1 kilo oluyor, 1 çiçekten 3 tane çıkıyor, bilgisini veriyor. Zorlu ama değerli diyerek de telefonun kamerasıyla çektiği fotoğrafları bize gösteriyor. Ardından hıdırlık tepesine çıkıp dar yollardan sonraki güzergahımız olan kalacağımız otele Bartın'a doğru hareket ediyoruz. Sedef Akkonak otele..


    Karabük-Bartın yolunda da bizi görsel bir şölen bekliyormuş meğerse, Karabük'ten sonra çıktığımız geçitle birlikte hava sıcaklığı düşüyor bir anda mevsim değiştirerek karla karışık boğuk bir havada buluyoruz kendimizi. Sis o kadar bastırıyor ki her taraf bembeyaz. Sisleri dağıtara karşımıza çıkan dağların selamını almamız bir oluyor. Tek gidiş-geliş yola merhaba deyip tırların arkasına soteleniyoruz. Yolun her kısmında bize eşlik eden ağaçlar sağlı sollu yolun dibinde takip ederek bazı yerlerde üstümüzde birleşiyor, yaşasın orman kardeşliği! Bu kardeşliği koyu zift asfalt bile engel olamayacağını gösteriyorlar. (Şimdi düşünüyorum da hayatımdaki belki de en güzel yol yolculuğu olabilir o kısım..) 






    Böylece güzel bir yolculuğun ardından Bartın'a varıyoruz. Klasik bir Türk ilçesi gibi küçük ve sakin gözüküyor. İçinde durmanda, yanı başından sıyrılarak sulak ve yeşillikle dolu yollardan kalacağımız otele iyice yaklaşıyoruz. Deniz görünmeye başladığında otele 15 km gözüküyor navigasyonda. Otele varmak için ara yoldan 3 km içeri köy yoluna sapıyoruz. Köy yolu heyelan gerçekleşen yolları andırıyor aşağı uçurum yukarısı tepelik, tek gidiş tek gelişten ibaret küçücük bir yol. Ve sonunda konaklayacağımız mekana varıyoruz. Otelin kapısı tahta ve otomatik açılanlardan, sol ilerde otopark olmasına rağmen otelin içine bırakmamızı söylüyor otel yetkilisi. Meğerse tek müşteri olarak biz varız da o yüzdenmiş.

    Full deniz manzaralı restorana girip, otel kaydı girişimizi yaptıktan sonra odamıza çıkıyoruz. Berkay adında bir çocuk valizimizi çıkarıyor. Odanın manzarası mükemmel, karşımızda Karadenizin dalgaları hiç durmadan sahile vuruyor, sahil taşlık. Durmadan kıyıya vuran dalgalar tüm tatil boyu yoldaşımız oluyor adeta.

    Ardından akşam yemeğimizi yemeye aşağı iniyoruz ve güzel bir ortamın verdiği lezzetle yemeğimizin tadına varıyoruz. Sonrasında kış bahçesi formatında köyde camekan dediğimiz kalın ama şeffaf görünümlü bir büyük naylon topun içine giriyoruz. İçinde hayvan yemine benzer bir kömürle ısıtılan bir soba, sehpa ve iki rahat sandalye var. Sipariş ettiğimiz kahvelerin gelmesiyle sobamızda yanmaya başlıyor. 15 dakika oldu olacak ortamın ısısı kemiklerimizi dahi ısıtıyor. Bizde kahvenin tadına varırken muhabbeti koyulaştırıyoruz. Şükrediyoruz keyfimize, ortama ve Yaratıcının bize verdiklerine. Küçük bir ders okumaya çalışsak da ortamın rehaveti ve günün yol yorgunluğu bizi dersten uzaklaştırıp muhabbete; yine psikolojik tespit ve betimlemelere itiyor. Ardından iyice yorulduğumuzu hissedince yavaştan odamızın yolunu tutuyoruz.

    Namaz, rahatlama vs derken kendimizi Recep İvedik açarken buluyoruz. Eee gerisi malum benim hatun göz kapaklarına söz dinletemeyip uyuyor bile. Ardından bende özenmekten mi yorgunluktan mı tvyi kapatırken buluyorum kendimi. Oysa gece yeni başlıyormuş. Dalgalar ve rüzgar gece yarısında uyandıracak dereceye kadar şiddetleniyor. Ya da böyle bir ortamda uyumamanın acemiliğiyle uyuyamıyorum. 

    Dalgaların sesini rüzgar sanıp endişeleniyorum; gecenin karanlığı, dalga sesleri, rüzgarın şiddeti ve benim insan olmaktan kaynaklı evhamlarım endişeye boğuyor. Bu arada Yunus aleyhisselam kıssası aklıma geliyor. Deniz ortasında zifiri karanlık 2.lema tadında bir tefekkürle uykuya kaptırıyorum tekrar kendimi. Neyse ki gün aydınlanmaya yakın uyanıyoruz. Tüm gece korku dolu hülyalara sebep olan o rüzgar sesleri aslında dalgaların kıyıya vurunca çıkan hırçın Karadeniz sularının şiddetinden ibaretmiş. Namazımızı kılıp balkona çıkıyoruz, soğuk ama sıkı giyindik. Sandalyeleri altlı üstlü battaniyelerle kapladık. Eşimle yanyana Karadenizin sonu görünmez ufkuna bakıyoruz. Deniz ismine yaraşırcasına kara ve ününe yakışırcasına hırçın. Rüzgar, deniz havasını dağıtıyor boğazımıza boğazımıza. Ağaçlarda ise hiç bitmeyecek taze oksijen. Ilık yağmur damlaları besliyor yeryüzünü. İnsan ve kainat tek bedenin bir organı gibi kabul ediliyor bu coğrafyada. 

   İçeri girip biraz okuma yapıp kahvaltıya iniyoruz güzel bir sofranın ardından kış bahçesinde ders okuyoruz. Yukarı çıkıp kaylule ve namazın sonrasında arabayla bir yerlere gitmek yerine köyün içine turlamaya başlıyoruz. Bir yandan yön tayini bir yandan buralar benim olsa hayali. Ankara'nın kaotik ve doğa düşmanı ortamı sonrası buralar rahat bir döşek gibi geliyor ruhumuza, ruhumuz sanki uzun zamanın kirini bir tellal tutmuşcasına doğaya attırıyor. 

    Köyün sağını solunu keşfediyoruz arada fotoğraflar çekiyoruz. Tepede bir cami, deniz manzaralı içi de sobalı. Karşıda bir bakkal; akşama, birkaç yeyinti alıp otelin yolunu tutuyoruz. Köpekler yemesin bizi diye yol kenarında gördüğümüz bir kaç sopayı kendimize yoldaş ediniyoruz. Duman tüten evler, fındık bahçeli yamaçlar ve biz. Yolda kaldığımız yerde çalışan abla denk geliyor. Bir iki laflamanın ardından varıyoruz. Yemeği halledip odamızda film keyfi yapıyoruz. Yarın ayrılacağız. Daha gitmeden özlemi geliyor buraların; ilerde karavanla tekrar diyoruz, inşallah.

    Pazar sabahı uyanıyoruz namazımızı kılıp kitaplarımızı okuduktan sonra köy içi yürüyüşümüze hareketleniyoruz. Yolumuzun kenarında minik bir nehir, çevresini bolca beslemiş sarmaşıklar çam ağaçlarına kıyafet gibi sardığını görüyoruz. Ağaçlar birbirine öylesine girmiş ki budanmaya lazımmış gibi gözüküyor. Geçenlerde izlediğimiz "Orman İşçileri" Japon filmi bu konudaki ufkumuzu hiç olmadığı kadar açmıştı. Ardından otelimize gelip dalgaların ritim tuttuğu locanın manzarasıyla vedalaşma yemeğimiz olan kahvaltımızı yapıyoruz. Hesabı ödedikten sonra tıka basa doyan karnımızdan erken kalkan yol alır mantığından mıdır nedir ikram edilecek kahveyi reddedip dönüş yolculuğumuza başlamak üzere arabamıza doğru gidiyoruz. Tek şerit köy yolunun ardından yumuşacık kızıl toprakların heyelana direndiği yoldan şehirlerarası ana yoluna bağlanıyoruz. Bu sefer Karabük yerine Bartın-Zonguldak-Bolu güzergahından döneceğiz. Sulak, bol yeşilli iklime veda ediyoruz. Durmadan ilerlerken bizi kar karşılıyor önce büyük dağların tepesinde sonra yollarda. Bolu'ya yaklaşırken birikmiş karları eze eze bir camide namaz için duruyoruz. Ondan önce yol kenarında butik kahve molası tabi. 

    Karların ormanları gelinlik gibi örttüğü o eşsiz manzaraların içinde ilerlerken kendimizi bir belgesel ya da bir kartpostalın içinde hissetmekten geri alamıyoruz. Öylesine güzel bir manzara ki; yolun içine giren kırmızı araba bile eşsiz bir tad veriyor gözümüze. Doğa, yine fıtratımızın iliklerine kadar sarsıyor. Ben burdayım diyen Zat'ı gözümüzün penceresinden ruhumuzun her parçasına kadar tesir ettiriyor. Yazın masmavi gökyüzü kışınsa bembeyaz bir coğrafya hissettirdikleri hep aynı; zihni rahatlatan seyrelemeye doymayan bir göz ve kalbimize dikilen bir haşyet. Tarif edilmesi maddenin duvarlarına sıkıştırılması imkansız duygular. 



    Bu manzaralarla vedalaşırken otobana giriş yapıyoruz. Ankara, varlığını önceden mesaj verircesine; geniş yollarda kalabalık bir trafikle akıp gidiyoruz. Hayli zaman sonra ortalıkta kuru ayazdan başka ne kar ne yağmur kalıyor. Çorak coğrafyamızın içine girerken bir köyü bir apartmana sıkıştıran devasa binalar bizi selamlıyor. Yine yeniden ortamın rengi griye dönüşüyor ve bizimde yolculuğumuz, tekrar bir yolculuğa kadar bu griliğin içinde kayboluyor, elveda!


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahlâk-i Adudiyye Şerhi - Taşköprülüzade Ahmed Efendi - Kitap Haritası

 

Vakit Niyet İstikbal-i Kıble

     "Demirden bir kalem ucu ile, fırtınalar içinde bizi tehdit eden bütün yıldırımları toplamalı. Paratonerler gibi, onları mahvetmek için" diyor Abdülhak Şinasi Hisar. Bu sözü neden dediğini hiç sorgulamadan kendi hâl dünyama göre bir kurgunun içerisine oturtup kullanıyorum, kendime bir motivasyon bir itki elde ediyorum adeta bu sözle.       Sözler insanlara ait bir büyü gibi. Değiştirmeyi amaçlıyan eller gibi kulaklarımızın içinden girip beynimizin ve tüm bedenimizi istila ediyor. Bedenin ne yapmak istediğinin bir önemi yok sadece sözün emri ve hissettirdikleri var. Böyle bir durumda kulaklardaki barikatın çok önemi kalmıyor tabi. Özellikle verilerin böylesine çoşkun bir nehirden aktığı gibi akan bir çağda..       Veriler, duyduklarımız ve gördüklerimiz.. Beynimizin içine dalıp karar mekanizmamızı etkileyen her ne varsa, kaçı bizim kontrolümüzde? Kendimize yedirdiğimiz "kontrol bende" manifesto sözü bile kontrolün bende olmadığın...

Görünüyorum O Halde Varım

    " Görünür kılmak(olmak), görüntüler bırakmak adeta varlığımdan bir iz bırakmak gibi geliyordu artık. Eğer görüntüleri tutamazsam kendimi de tutamayacağıma dair bilinçaltımda gizlenen ve irademi kontrol eden ve bana ettirmeyen bir güdüydü bu."      Her şeyi onun için yapıyorduk. Arkamızda veya yanımızda bir iz bırakmak... Fotoğraflar çekinip, paylaşmak veya bastırmak. Hatta iş o hale gelmişti ki artık kendimiz için değil başkaları bizi görsün ve var kılsın diye görmeye gidiyor ve göstermek adına binlerce lira harcayıp kişliğimizden ödün verip yapmayacağımız şaklabanlık ve maskaralık kalmıyordu.       Binlerce yıllar öncesinin soyut bir dışavurumu olarak tezahür eden bu hareketlerin en çok gerçekleştiği zamanları yaşıyoruz. Belki de ilk insanlarda var olan en ilkel kaygımızı yaşıyoruzdur. Onların mağaralara çizdikleri veya ortalık yere yonttukları şeylerle bugün galerimizi dolduran fotoğrafları kaydettme çabası birbirinden ne kadar farklı o...